Yazılarım

Mutluluk

Mutluluğu uzak diyarlarda arar insanoğlu. Hem de çok uzak diyarlarda. Bazıları ise umudunu kesmiştir, hem hayattan hem de mutluluk denen o garip duygudan.
Garip duygudur mutluluk, bir gün iliklerinize kadar hissedersiniz, ertesi gün bir bakmışsınız yok olmuş. Öylesine yok olmuştur ki; Sanki hiç tanışmıyormuşsunuz gibi.
Oysa mutluluk yaşam kadar gerçek, ölüm kadar da acıdır. Yaşamla ölüm arasındaki minik bir ayrıntıdır.
Kimilerine göre hayattaki en büyük emeldir mutlu olmak.
İnsanoğlu mutlu olduğu kadar yaşar hayatta. Mutlu olduğu kadar vardır, mutlu olduğu kadarıyla insandır. Mutlu olduklarıyla vardır.

Bazen bir şiir mısrasında, bazen bir şarkı sözünde yakalanır mutluluk. Bazen bir dost sohbetinde, bazen herhangi bir insanın samimiyetinde.
Yaşam kadar gerçek,ölüm kadar acı demiştim ya hani ; İşte bazen mutluluk sandığımız o şey, bazı anlarda koskoca bir yalan olur çıkar karşımıza. Aslında hiç varolmamıştır.
Belki bir dost ihanetinde…
Belki de bir ayrılıkta…
Elinizden kayıverir.
Kaybedersiniz aniden.
Mutluluğu bir kez kaybedince eskiden beraber mutlu olduğunuzu sandığınız o insanları da, mutluluğu yakalamış olduğunuz o şiir mısrasını da, o şarkıyı da bir çırpıda kaybediverirsiniz.
Şaşar kalırsınız, inanmak istemezsiniz ama olmuştur işte. Eskiden size güzel gelen her şey tek bir gecede, hatta tek bir anda yabancılaşır. Tek bir sözle…
En mutlu olduğumuzu sandığımız anlarımız aslında birer hiçtir ve tek bir cümle bile her şeyi mahvetmeye yeter.

Öyle ki, yaşanmış onca şeyden sonra insan mutluluktan bile uzaklaşır, hatta mutlu olduğu o anlardan nefret eder. İnsanoğlu, insanoğlunu mutluluk duygusundan kendi elleriyle uzaklaştırır.

Mutluluk sandığı şeylerin aslında acı yaşanmışlıklar olduğunu fark edince çekilir kendi kabuğuna ; bir istiridye misali. Dayanamaz gördüklerine, ağır gelir. Yaşadığı her şeyin koca bir yalan olduğunu, mutluluk denen o garip duyguyla uzaktan yakından alâkası olmadığını anlar.
İhanetlerde, ayrılıklarda… Hiç ummadığı bir yerden alır en derin yarasını insanoğlu.
Kalbi kırık bir aşık misâli hayattan, onu mutlu hissettirecek her şeyden anında soğuyuverir.
Gel gör ki, nankör değil midir bu insanoğlu ?
Ne yaşamış olursa olsun, ne yaşanmış olursa olsun, yaşamına kaldığı yerden devam eder.
Ah nankör insanoğlu, ah…

V For Vendetta

V For Vendetta, İngiliz yazar Alan Moore’nin çizgi romanından sinemaya uyarlanan bir film. Filmde, İngiltere’de hüküm sürmekte olan faşist bir rejime karşı savaşıp halkı organize etmeyi amaçlayan bir adam olan V’nin hikayesi anlatılıyor. V, 1605 yılında Guy Fawkesve ve arkadaşlarının İngiltere’de parlamento binasını havaya uçurmaya çalışmalarını ama yakalanmalarını hatırlatarak başlıyor ve V’nin toplumsal bir intikam alarak bu amacı gerçekleştirmesi anlatılıyor. Filmde, baskıcı ve faşist bir hükümet olan İngiliz hükümeti,halkı medyanın da gücünü kullanarak istediği şekilde yönetmektedir ve buna karşı çıkan tek kişi, toplumsal bir intikam almak isteyen ve bunu için Guy Fawkes maskesi giyen V’dir. Peki V kimdir? Şiirsel, zeki ve merhametli ama bir o kadar acımasız bir karakter… Devlet, insanlar üzerinde çeşitli deneyler yaparak insanları kendi istediği şekle (yani her şeye evet diyen, düzene uyan, tepki göstermeyen, kabullenen, sorgulamayan !) bir şekle sokmaya çalışmıştır. Ancak bu deney başarısız olmuştur ; Çünkü deneyden kurtulabilen bir kişi vardır. O kişi ise ; V’dir. V’nin önceliği varolan düzeni korumak değil ,aksine bozulmuş düzeni yıkmak ve özgür toplum idealine ulaşmak. V, toplumları harekete geçirmeyi hedefler. Faşizmin ortadan kalkmasını, yozlaşmış bir toplum için akla gelebilecek her alanda özgürlüğü inşa etmeyi amaçlar. Ayrıca V sadece düşmanlarını yok eden sıradan bir kahraman değil, aynı zamanda bir felsefeye ve düşünceye sahip karizmatik ve entellektüel bir kahraman olarak tasarlanmış. “Bir bina, bir simgedir; onu havaya uçurmanın bir simge olması gibi. Simgelere gücünü insanlar verir. Tek başlarına anlamsızdırlar. Yeterli sayıda insan bir araya geldiğinde bir binayı havaya uçurma eylemi dünyayı değiştirebilecek bir simge haline gelebilir.” -V Bu sözden anladığım kadarıyla bence, V’ye göre bireysel gücün ya da bireysel eylemin bir anlamı yok. Bir eylem, ancak kitleleri harekete geçirdiğinde anlamlıdır. Eyleminiz düşüncede ne kadar mükemmel veya ne kadar kusursuz olursa olsun, kitleleri harekete geçirmediği sürece bir hiçtir ve yok olmaya mahkumdur… Benzer biçimde bir simge de ancak kitlelerin hayal gücüne seslenebildiği ölçüde anlam kazanır. Bir suikast tek başına anlamsız bir terör eylemi olabilir ! Ancak doğru biçimde yapıldığında düzeni alt üst de edebilir. V de tam olarak bunu amaçlamıştır.Düzeni alt etmeyi… Şiddetin doğru kişilerce iyi yönde kullanılabileceğini gösteren bir karakter… V, insanların ”uyanması” gerektiğini, özgürlüğün önemini kavramasının gerekliliğini insanlara anlatır… V For Vendetta sadece bir film, değil mi? Zamanımızın küresel politik ikliminde hüküm süren konular ve kavramlarla dolu bir film. Ama aynı zamanda içinde yaşadığımız bu dünyada bize gönderilmiş bir çağrıdır da. Bizlere doğrudan katlanmak zorunda olduğumuz ”şeyi” anlatır. Film, modern çağda hükümet olarak adlandırılan şeyin sorgulanması gerektiğinden bahseder. Ama biz toplum olarak böyle filmler görmek istemeyiz, dünyada devam eden zulümleri kabul etmek istemeyiz, tek yapmak istediğimiz olayları sadece iyi yönüyle görmek, televizyon izlemek, alışveriş yapmak, ve hiçbir şeyin farkında olmadan eğlenmek. İhtiyacımız olmayan her şeyi yapmak… Ama bunları yaparken gerçekleri unutmak… Adaleti, vicdanı, kötülükleri görmezden gelmek… Bunlar, gerçek adaletsizliği önler, bunlar toplumu düşünmekten alıkoyan dikkat dağıtıcı unsurlardır. Oysa ki yönetenler tarafından işlenen kötülükler, sinemanın bugünlerde bize sunabileceği bir kurgudan ne yazık ki çok daha kötüdür… V For Vendetta filminin taşıdığı fikir yeni bir fikir değil ; birçok tiyatro eseri, film, fikir, şiir ve romandan alınan izlerden oluşmasına rağmen ,son derece kendine özgün ve sıradışı replikleriyle, bir çizgi roman ve bir sinema filmi olarak zirveye ulaşmıştır. Bence film, aslında bugünün dünyasını anlatıyor. Amerikanın özgürlük getirme bahanesiyle tüm dünyadaki insanların özgürlüklerini elinden almasını… Asıl teröristlerin bize özgürlük vereceğini söyleyenler olduğunu anlatması… Filmin politik kısmını bırakacak olursak,filmin bize sunduğu bir aşk hikayesi var. Maskenin ardındaki düşüncelere aşık olan Evey’in V ye duyduğu aşk. Evey karakteri iktidarın uyguladığı faşizm sonucunda tüm ailesini yitirmiş;ama baskıları göğüsleme cesaretini gösteremeyen, korkak, sindirilmiş bir kişiliği temsil ediyor. V ile karşılaşması ise bir gece tam güvenlik güçlerince tecavüze maruz kalacağı sırada V’nin onu kurtarmasıyla gerçekleşiyor.V’nin düşüncelerden etkilenen Evey, V ile bir arada bulunduğu süre içerisinde bir tür siyasal bilinçlenme sürecinden geçiyor. Günümüz dünyasını anlatan bu dünya,bizlere ’’terörizmle mücadele’’ adı altında ülke vatandaşlarının özgürlüklerini kısıtlayan emperyal iktidar güçlerini anımsatıyor. ”’… – O kimdi? + Edmond Dantes‘ti. Babamdı ve annemdi. Erkek kardeşimdi. Arkadaşımdı. O sizdi, bendi. O hepimizdi. O geceyi ve onun bu ülke için anlamını kimse unutmayacak. Bense o adamı ve onun benim için anlamını hiç unutmayacağım…” Film, yerleşmiş olan bozuk ve kötü düzenlere karşı çok açık ve net bir mesaj içeriyor. Alman yapımı bir film olmasına rağmen faşizme gözle görülür bir şekilde meydan okuyor. Filmde geçen ”hükümetler halktan korkmalı” repliğiyle ise halkın egemenliğine vurgu yapılıyor. Ve bana göre filmin verdiği mesajlardan en güzeli ise, fikirlerin sahipleri ölse dahi daima yaşayacak olduğunu göstermesidir. Dünyada fikirleri yüzünden ölen / öldürülen yüzbinlerce insan varken Vendetta’nın bu konuya değinmesi, bizlere bir kez daha Vendetta’nın başyapıt olduğunu göstermekte… ”Bu maskenin altında etten daha fazlası var. Bu maskenin altında bir ülkü var Bay Creddy, ve ülküler kurşun geçirmez.” Bu film, üzerinden 14 yıl geçmesine rağmen hala güncelliğini korumakta ve diğer filmlerden ayrı olarak ise, hiçbir zaman eskimeyecek… Çünkü bu film bugünü anlatıyor… Yarını anlatıyor… Yarından sonrasını anlatıyor… Zamanımızın küresel politik ikliminde hüküm süren konular ve kavramlarla dolu olan bu filmin vermek istediği mesajın bir an önce yerine ulaşması, gerçek özgürlüğe olan yükselişimizi bir an önce yaşanması en büyük umudumdur.

Ütopya


İnsan, ancak kendi aklı ile doğruya ulaşabilir. Birinin size dayattığı bir görüş veya bir yaşam biçimi, sizin tercihiniz olmadığı gibi sizin seçiminiz de değildir. Yani bu durumda siz kendi hayatınızı yaşadığınızı sanırken yaşadığınız hayat aslında bir başkasının hayatıdır.
Yaşamamız için bir şeyleri anlamamız ve onları tanımlamamız gerekir. Bir şeyi tanımlayabilmek için de tanımlanması gereken o şeyin varoluşsal nedenlerine bakarız. O nedenlerden kendimize bir pay çıkarırız ve bu şekilde ”ben” oluruz. Hayatımız, dini ve politik görüşümüz, kısacası tüm yaşantımız ‘bene göre şekil alır.
Devlet işleyişi de insan organlarının işleyişi gibidir.Tek başına değil,bir bütün halinde yaşamını sürdürür, böylelikle problemler çözülür.
Yönetici, toplumun yansımasıdır, toplumun var olan kimliğini yansıtır. Yönetici, topluma göre işler. Çünkü toplum, kendi liderini kendi seçer. Eğer yönetici kötü ve ahlaksızsa, toplum da kötü ve ahlaksızdır. Öyle değilse de toplum, zamanla kötüye ve ahlaksızlığa sürüklenir. Farabi’ye göre yöneticide bulunması gereken temel özellikler yetenek, güçlü hafıza, zeka ve yol gösterici olmaktır. Bu özelliklerin tek bir kişide toplanması zor, işte bu yüzden kanaatimce geçmişte yaşamış büyük devlet adamlarının izinden gidilebilir.
Kötü yönetici, cahildir. İdeal devlet ile taban tabana zıttır. Halkına mutluluk, huzur ve refah ortamı sağlayamaz. Beraberinde cehaleti getirir. Halk, helak olur. Kötü yöneticilerin iyi sandıkları şey, manevi iyilik değil, bedenen iyi olan şeylerdir.Kötü, soyut ve rasyonel olmayan bir kavramdır, eğer öyle olmasaydı, hiçbir halk kendine ”kötü” sıfatlı bir yönetici seçmezdi, değil mi ?
Peki, insanlığın belki de en önemli sorusu olan ”ideal devlet” kavramı, nasıl olmalı ? Konu hakkında pek çok görüş ve birbirinden farklı pek çok düşünce mevcut. Bence ideal devlet toplumdan topluma değişmemeli. Yani, ideal devlet değil de ideal dünya kavramı olmalı. Toplumların elbette ki birbirlerinden farklı yaşam biçimi olacak fakat bu yaşayış aşırı derecede fark içermemeli. Böylece toplumların yaşam standartları hemen hemen birbirlerine yakın olur, arada uçurumlar olmaz
Farabi’ye göre devletin temel amacı ; Akıl ve bilgi yolu ile mutsuzluğu en aza indirmek olmalıdır. Ki bu varsayım, Farabi’nin yaşadığı yıldan günümüze kadar gerçekleşemediğine göre, ütopik bir varsayım haline dönüşür. Tıpkı ideal devlet varsayımı gibi.
Zaten, faydalı ve iyi olan her şey ütopik değil midir?..

El-veda

Kelimenin orijinali ‘El-veda’. El , Elif-Lam takısı İngilizce’deki ”the” takısı ile aynı işlevi görür.
Başına geçtiği sözcüğe bilinen,beklenen anlamı kazandırır. El-veda son kez görüşülen kişiye söylenen son sözdür, diğer vedalar gibi yalandan değil,harbidir. Bir daha görüşme ihtimalini ortadan kaldırır, en azından o niyet ile söylenir. Günümüz toplumunda bu kelime yanlış kullanılır, her görüşme sonrasında sarf edilir, amacından sapmıştır. Söylenmesindeki asıl maksat ; bu görüşme ”gerçek” bir vedadır, bir daha tekrarlanmayacaktır.
Hoşça kal’da neşe, elveda’da hüzün saklıdır. Hoşça kal aydınlık,elveda ise gecedir.
Ve en kötüsü de nedir biliyor musunuz ? Günün birinde birilerine ‘elveda diyeceğizdir isteyerek, veya istemeden.Zamanı bellidir veya değildir, bilemeyiz. Sevdiğimiz, veya sevmediğimiz kişilere diyeceğiz bunu. Bazen veda bile edemeyecek kadar uzaklaşırız, bazen istesek de veda edemeyiz, çünkü ”el-veda” kelimesi kişi bulamadan, gerçek ayrılık bulur kişileri.
Bu kelime bizi hayatımızın her anında bulacaktır.Biz duymasak bile ondan kaçışımız yoktur. Hayatın bir gerçeğidir, belki de en sert ve en acı gerçeği…
”… Ey, benim iyimser hallerim,
Çabuk aldanışlarım,
Hep inanışlarım,
Alttan alışlarım,
Hatayı hep kendimde buluşlarım,
Değmeyecekleri kafama takışlarım,
Yoktan yere, akıp giden gözyaşlarım,
Herkesi, insan yerine koyuşlarım,
Hepinize el-veda…
Artık ben kimsenin,
Hiç kimsesi olmayacağım !..”

-Nâzım Hikmet Ran

Parça

Hepimiz, bu dünyaya kendimizden bir parça bırakırız. Bedenimiz göçüp gittiğinde ruhumuzu temsil etmeye devam edecek bir parça. İsteyerek, veya istemeyerek yaparız bunu. Bilerek, veya bilmeden. İnsanlık tarihi ve insanlığın varoluşu, birer parçadan ibaret değil midir zaten ?
Kimi parçalar vardır ki ; Çabuk sönerler. Önce unutulurlar, sonrasında ise kaçınılmaz sonları olan ölüm gerçeği ile yüzleşirler. Arkalarında iz bırakmadan çekip giderler. Sanki hiç yaşamamış, sanki hiç var olmamış gibi. Unutuluşları ; ölümlerinden önce gelir ; Çünkü birini veya bir şeyi unutmak, öldürmekten daha etkili bir silahtır. Asıl yok oluş ölünce değil, unutulunca meydana gelir.
Kimi parçalar ise gömülür. Belki bir romanın en ücra köşesine, belki bir şiir mısrasına. Yüreklere, sevdalara gömülür. Küçük bir fikire gömülür belki de. O küçük fikire gömülen parça, bir bakmışsınız ki koca bir insanlığın değişimine ışık tutmuş, yol göstericisi olmuş. Belki de küçük bir çocuğun yüreğine gömülür, veyahut dağa taşa.
Gömülür işte bir yerlere. Belki de kalbimizin ta içine. Unuttuğumuzu sanırız, fakat o her daim bizimledir. Gömüldüğü yerden gün yüzüne, ait olduğu yere ulaşmayı bekliyordur.
İşte biz insanlar, bizi biz yapan parçalarımız ile bütün oluruz. Yaşantımız istediğimiz yönde gitmeyebilir, her gece düşlerini kurduğumuz dünyayı göremeden göçüp gideceğizdir belki. Ama arkamızda geleceğe miras bıraktığımız parçalarımız, biz göremesek de bir şeyleri başaracaktır belki de…
Şahıslar unutulmaya mahkumdur. Biz de unuturuz. Zaman zaman değerlerimizi, bazen benliğimizi. Aynı zamanda unutuluruz da. Doğanın kanunu bu değil midir zaten ? Bu elbette ki olacaktır, olağandır.
Ama bir şey vardır ki bizi unutmaya, unutturmaya engel olacaktır. İşte o şey, miras bıraktığımız parçalarımızdır.
Ölsek dahi gömüldükleri yerlerinde filizlenirler. Onları harekete geçirecek anı beklerler. Unutturmazlar kendilerini.
Kendilerini unutturmadıkları gibi, bizi de unutturmazlar. Hatırlatırlar bizi parçalarımız.
Onlar hatırlattıkça, bizler de bu dünyada yeniden var oluruz.
Sanki hiç göçüp gitmemiş gibi.

Ayhan Hınçal

Şimdi size bir çocuktan bahsedeceğim. Çocuk dediğime aldırmayın, yaşı itibari ile çocuk diyorum ona, daha doğrusu çocuktu!
Çocuk diyorum ama hepimizden büyüktü bu çocuk. Fikri ve kalbi büyüktü. Bedeni çocuk olsa ne yazar?
16 yaşındaydı Ayhan. Yaşıtı olan diğer çocuklar gibi okula gidiyor, arkadaşları ile oyunlar oynuyordu. Adı üzerinde işte; çocuktu daha, ana kuzusuydu.
Kim bilir ne hayalleri vardı.
Büyüyünce ne olmak istiyordu acaba?
Belki hukukçu olacaktı, adaletsizliklerle dolu, çürüyen bu dünyadaki adaletsizliğin önünü bir nebze olsun kesebilmek için.
Belki doktor, belki de öğretmen olmak istiyordu.
Belki, belki, belki…
Ayhan’ın kısacık ömrünü belkilere sığdırmaya çalışıyorum.
Onu belkilerde yaşatmaya çalışıyorum. Ama sadece çalışıyorum.
Bir akşam babasıyla evlerinin balkonunda oyun oynarken, başına isabet eden kurşun yüzünden hayatını kaybediyor Ayhan. Babasının gözü önünde…
Gencecik bir nefes…
Tek bir kurşun…
Hangi insan yapar bunu, nasıl bir vicdan yapabilir ?
Bir babayı evladından nasıl koparabilir ?
Bir anneyi evlat hasreti ile nasıl baş başa bırakabilir ?
Bir çocuk ! On altı yaşında !
Babası ile evinin balkonunda oyun oynarken öldürülüyor !
Tek kurşun ile !
Kafasından vuruluyor, tek bir kurşun ile alıyorlar canını !
16 yaşında bir çocuğa yapıyorlar bunu !
Düşünmeye çalışıyorum Ayhan’ı… Anlamaya çabalıyorum. Ama olmuyor, yapamıyorum.
Anlıyorum dersem yalan söylemiş, kendimi kandırmış olurum çünkü. 16 yaşında, inandığı emeller uğruna yaşamını hiçe sayacak bir delikanlıyı nasıl anlayabilir bir insan ?
Düşündükçe nefesim daralıyor, ağlayacak gibi oluyorum.
Utanıyorum. Nasıl olur diye soruyorum kendime, düşündükçe kafayı yiyecek gibi oluyorum. Sonra annesi, babası aklıma geliyor. En çok da babası. Hangi baba yaşamıştır böyle bir acıyı ? Hangi babanın gözleri önünde ölmüştür bir evlat ?.. Cevap bulamıyorum bu sorularıma. Sadece düşünüyorum. Elimden fazlası gelmiyor.
Hey, siz… Ayhan’ın yaşıtları, büyükleri, küçükleri…
Sakın ola unutmayın Ayhan’ı. Bir zamanlar bu topraklarda yaşamış, çocuk yaşta hayattan koparılan Ayhan’ı unutmayın.
Her anınızda aklınıza gelsin, yemek yerken, arkadaşlarınızla gülüp eğlenirken, veya ağlarken. Çünkü Ayhan Hınçal’da bir zamanlar sizin gibi yemek yiyor, arkadaşları ile eğleniyor, o da her insan gibi ağlıyordu. O yüzden unutmayın ; Daha 16 yaşında hayatı elinden alınan, durdurulan o kalbi unutmayın.
Ayhan’ın ailesinin yaşadığı acıyı, bir babanın evladı ile vakit geçirirken gözleri önünde vurulmasının o babaya verdiği şoku, üzüntüyü, acıyı, unutmayın. Evladını kaybeden bir anneyi, dostları ellerinden alınan arkadaşlarını unutmayın.
Çünkü eminim ki Ayhan da sizi ve bu toplumu unutmuyordur.
Unutmuyordur, ve eminim ki 1979’dan bu yana değişmeyen bu toplumumuza bir yerlerden derin üzüntü ile bakıyordur. Üzüntü ile bakıyordur diyorum ; Çünkü bu topraklarda hala çocuk yaşta siyasi emeller uğruna öldürülen Ayhan gibi çocuklar var. Ayhan’ın yaşıtları…
Her mezarlığa, yakınlarınızı görmeye gittiğinizde, aklınızın bir köşesinden Ayhan Hınçal da geçsin. Gençliğinin baharında, kötülüğe kurban giden bu çocuğu unutmayın. Bir karanfil bırakın Ayhanı’n mezarlığına, sulayın toprağını.
Unutmayın onu, çünkü unutulunca ölür insan.